
Mutluluk;
Klişe yazarlarına göre ne parada ne de servettedir. Onlar mutluluğu maddede değil manada ararlar ve orada olduğunu söylerler. İşin aslına bakacak olursak maddede aranan mutluluk isteğini kötü görürler.
Kimilerine göre de;
kendin olabilmeyi başarabilmektir. Eğer para ve servet mutluluğu getirmiyor anlayışı bu kadar hakimse ve parayla mutluluk olmuyorsa, onca insanın parayla olan yakınlığının temelinde ne vardı?
Servet edinmenin cazipliği hala kendini korurken mutlulukla para ilişkisinin temelde bir bağı var mıydı? Ya da kendin olabilme anlayışında kimse kendisi değil mi? Kendisi olmayan kişiler kimlerdir?
Mutluluk üzerine o kadar yazı, makale ve kitap var ki varoluştan beri bu mesele üzerinde durulduğunu anlıyorum. John Stuart Miller mutluluk için, “İsteklerimi tatmin etmek yerine, onları sınırlayarak bulmayı öğrendim” der. Konfüçyus ise; “daha çok olanın yerine daha azının tadını çıkarma kapasitesine ulaşmak olarak bir yorum getirir. Bir bakıma mutluluk adına bu ilginin kaynağı mutsuzluğun kendisi mi diye düşünmeden edemiyorum.
İnsan mutlu olmak istemişti ve mücadelesine mutlu olabilmek adına başlamıştı. Sevdiğinden ayrılmış birisinin mutsuzluğu, yakınlarını kaybetmiş birisinin bedbahtlığı, ömründe hedef koyduğu yere varamamış birinin kendi kendine başarısız ilan etmesi ve akabinde hissedilen mutsuzluk!
Onca mutluluk sözlerinin arkasında deneyim kazanmış bir mutsuzluk olduğu gerçeğini ulaşıyorum. Aklıma şöyle bir soru takıldı birden. İnsanın bulduğu şey aslında mutluluk muydu? Tüm soruların cevabı umutta birleşiyordu benim adıma. Evet. İnsan umutla, hayal ve düşlerle yaşar. Öyle garip bir canlı ki insan; bahar aylarında yaşayan ağaçlar gibi, taze açan çiçekler gibi umut yeşertir düşlerinde. Olmasını istediği hayalin gerçekleşmesi umudu var eder insanı. Bu umut yolculuğunun onu mutlak manada huzura götüreceğini inanır. Ancak bu inanç temelinde “sahip olmalıyım” dürtüsü barındırıyordu . Mutsuzluk da aynı dürtüyle peydah oluyordu. Hatırlamamız gereken ise duygulardı ve onları dinlemeliydik. Gerçekte ne söylüyorlardı. Biz bize ne anlatıyorduk.
Bilmeliyiz;
hissedilen duyguların temellendirdiği zemin açısından, sonuca giden yolunda değişen bir şey yoktur. Sebep farkı vardı ve bu farkı biz oluşturuyorduk. Mutluluk serüveninde mutsuzluğu deneyimleme işte böyle bir şeydi insan için ve bu tam olarak şunu sorduruyor insana; insanlar mutlu olabilmek adına zevklerin mi gerçekleşirtirmek istiyor yoksa zevklerin doyumumdaki haz, insana mutluluk mu veriyor? Açıkçası sebeplerdeki farklılıklar, sonuç aynı bile olsa insana haz veriyordu. Evde su içmek ile yemyeşil bir doğanın ortasından akan temiz ve berrak bir ırmaktan su içmenin sonucu aynı duygu versede, sebep farkı olması insanın içtiği suya anlam katmasına neden olacaktı. Evinde izlediği filmin aynısını sinemada izliyor olmak ve birinden daha fazla haz alıyor olmak, sebebe kattığımız anlam farkından doğuyordu aslında ve buna diğerinden farklı olması açısından da bir isim bulacaktık ‘sinema’. Kötü mü peki? Kesinlikle değil. Hissedilen doyum aynı ancak mana farklı, yol farklı, mekan farklı ve lezzeti farklı. Öyleyse doyuma ulaşabilmek hazzın tarifi olabilirken doyuma giden yolda terlemek ise mutluluk olarak tarif edilebilirdi. Sebebin ise sonuca galip gelebilmesi mutluluk olarak adlandırılır. Kırmızı bir elbise alma arzusu sebepse ona kavuşmak ve sahip olmak sonuçtur gibi. Yani isteğin, arzunun ya da hedeflerin sonuca bağlanabilmesi ve netlik kazanması mutluluk olarak biliniyordu. Ancak bu aynı zamanda yanılsamanın da adıydı. Kişinin kendisini kandırması ve malayanice oylamasıdır.Bu oyalanmaktı evet. Mutlu olmak istiyorum diyen önce mutsuzluğu deneyimlemeli ve bilmeli ki, aradığı mutluluğun tarifini tam manası ile yapabilmiş olsun. Hile ise zevk peşinden gitmekti. Mutsuzum ve mutlu olmak istiyorum derken bencilliğin verdiği haz mutlu olmak adına meşrulaşır. Sonra kaygıları artar. Başarısızım, çirkinim, akılsızım, dikkat çekici de değilim. Ama ben yinede ben olanım gerçeği akıllardan hiçbir zaman çıkmıyordu. Geçiştirmeci cahil insanın yine bireysel açıdan kimseyle genellemediğini görürsün bu söylemleriyle.
İnsan mutluluğun formülünü çok şeyde arar. Önceleri fark edilmek adına başlanır mutluluk serüveni ve henüz çok küçüksünüzdür. “Buradayım” Savaşı verirsiniz yürümeyi öğrendiğinizde.
Artık senin de fikirlerin vardır konuşmayı kavradığında. Anlatmak, koşmak ve becerilerini göstermek istersin senin gibi görünen ama senin gibi olmayan insanlara. Bu çok insaniydi ama akılla bütünleştirebilme kaygısı taşınmalıydı. Öyle ya hayatın her aşamasında emekleme dönemi zaman zaman kaygıya dönüşüyordu. Bu kaygının temeli ise mutlu olmak adına sergilenen tavizler ya da duyarsızlıklardı. İlgilerini çekmeye başarabildiğinde senden mutlusu olmaz ve içten içe bunun daha fazlası neden olmasın ki dersin. İstersin ya ne düşünürsün. Sonra becerilerini gerçekleştirebilmek adına kendini eğitime sokarsın. İşin Özü daha fazla iş için uğraşırsın daha fazlası için yaşarsın ve daha fazlası için tükenirsin. Mutluluk değilde daha fazlasına ulaşma çabasına dönüşüyordu. Hazzın verdiği lezzet ve süreklilik hissi ile doyuma ulaşabilmekti tüm gayret. Çünkü insan farklı duygulara sahip sudan bir organizmaydı.